30 Mayıs 2009 Cumartesi

Who's Buyin'?


Bullets are flying
People are dying
with madness surrounding all hell's breaking loose
Soldiers are hounding
Bodies are mounting
cannons are shouting to take their abuse
With war machines going
Blood starts to flowing
No mercy given to anyone hear
The furious fighting
Swords are like lighting
It all becomes frightening to you
Know death is near...
!!!

Dead Snow & My Ass (?)


Çok ilginç bir klibi aktarmak istiyorum. Dead Snow, iddialı bir Norveç filmi ve dikkatinizi çekerim, nazi zombili falan, gayet ciddi bir korku filmi. Norveç Sineması pek revaçta olmadığından direkt DVD'sini çıkarıyorlar. Ve bu gayet ciddi korku filmini My Ass isimli erotik bir kliple tanıtıyorlar. Herhangi bir öylesine klip falan değil. Baya, resmi olarak çıkarılmış bir klip. Tabii film şirketi film dikkat çeksin diye böyle bir yola başvurmuş olsa da, daha önce hiç yapılmamış olmasından mütevellid her türlü ilgi çekici kılıyor olayı. Klipteki seksüelliğin dışında, bir de mizahi yön var, izleyince daha rahat anlayacaksınız. Ve bu sırada, kızlar da ara sıra filmin görsellerinin bulunduğu büyük posterlerle geçiyor ekranın önünden. Buyrun size korku filmi tanıtımı.

Merak eden varsa klipteki bayan, Norveçli FHM yıldızı, gazeteci, şarkıcı ve Survivor yarışmacısı Linni Meister. Muhtemelen filmi izleyici kitlesi Meister'ın hayran kitlesiyle aynı sayıda olacak. Ve itiraf edeyim, ben de izleyeceğim.

Nah Beat LA!


Serin gelin...

29 Mayıs 2009 Cuma

WooHoot

video

Yorum yok, izleyin.

Sanatsal Sapık #1

Herşey sanat için...

Karşıyaka, Süper Lig'e mi?


Tabii haberi olmayanlar "nasıl ulan?" diye düşünedursunlar, ben de olayı hemen aktarayım. Ankaraspor ile Ankaragücü birleşiyormuş sanırım. Resmileşmemiş ama büyük ihtimalle tek bir takım haline geleceklermiş. Bu da Süper Lig'den 1 takımın eksilmesi ve Süper Lig'e yeni bir takım eklenmesi gerektiği anlamına geliyor. Bu takım nasıl belirlenecek? Tabii ki Bank Asya'dan Süper Lig'e çıkan 3 takımdan sonra gelen en başarılı takım. Bu da, finalde Kasımpaşa'ya elenen Karşıyaka oluyor. Yani bir aksilik olmazsa Karşıyaka, Süper Lig'e alınacakmış. Hakikaten çok acayip bir haber. Umarım bir aksilik çıkmaz.

Artık İzmir'siz Süper Lig canıma tak etmişti zaten. Ayrıca bir Karşıyakalı olarak, artık Karşıyaka'nın çıkmasından da vazgeçmiştim, Altay falan da çıksın da yeter ki birileri çıksın durumundaydım yani. İnşallah gerçekleşir.

Laker Girls


En sol ve en sağdaki acayip özellikle. Resmin kocaman halini inceleyin.

28 Mayıs 2009 Perşembe

Valla, ben gidemedim


Şafak Sezer muhteşem bir adamdır benim nazarımda. Bulunduğu her yapımı izlerim. Mizahi yönünü çok takdir ettiğim bir oyuncu. Son olarak Kutsal Damacana'ya bayılmıştım mesela. Hiçbir amaca hizmet etmeyen ama oturup umarsızca gülebildiğim bir filmdi. Neyse. Kadri'nin Götürdüğü Yere Git'i de izleyecektim tabii ki. Nete DvdRip'i düşünce affetmeyip, anında indirdim ve açtım. Malesef yarım saat dayanabildim. Yine yine hiçbir amaca hizmet etmeyen, popcorn denilen bir film ama işin kötüsü bu kez güldürmüyor da, hatta yüz ekşitiyor bazı yerlerde saçmalamaktan. Malesef öyle bir sıkıldım ki, yarım saatten fazla devam edemedim. Eğer ilk yarım saatten sonra film patlamıyorsa, pek birşey kaçırmadım sanırım. Kadri'nin götürdüğü yere ben gidemedim malesef.

* * *

PS: Yorumlara sürekli otistikçe şeyler yazan orangutan IQ'lu arkadaş hala fark edemediyse haber vereyim; yorumu yazdıktan sonra yayınlanması için onay gerekiyor. Yani boşuna yoruyorsun kendini sevgili gerizekalı arkadaşım.

Sevgi & saygı...

Yerli malı, yurdum malı


Hep ecnebiler mi olacak? Yok mu bizde? Varmış. Atiye Deniz. 1989 doğumlu. Ben de öyle(?) Hadi bakalım.

Batan Kızlar


Nedense ülkemiz celebrity'sinde böyle kötü bir huy var. Zirvede, en güzel noktada bırakamıyoruz. Bu Hakan Şükür örneğinde de geçerliydi mesela. Kariyerinin zirvesinde bırakmak varken son 2-3 sezonda nefret ettirdi kendinden. Herhangi bir branş için konuşmuyorum. Cüneyt Arkın için de geçerli (acil şifalar). Çok saçma sapan, kalitesiz rollerde oynadı.

Şimdi de Altın Kızlar dizisi, bu türlerin son örneği. Türk Sineması'nın gelmiş geçmiş belki de en efsane 4 kadın oyuncusunu bir arada bulundurup, bir sitkoma yerleştirmek fikri... Aslında çok kötü bir fikir falan değil. Oyunculuk içten gelen birşeydir, hakkı verilecek senaryolarda eminim 4'ü de her türlü rolü helaliyle çıkarabilir. Ama madem bu efsaneyi bir araya topluyorsun, adam gibi bir yapımda topla.

Tabii esas suç bu efsanelerin ta kendisinde. Sizin gibi Türk Sineması'nda simge olan insanların ne işi var böyle 3. sınıf bir saçmalığın içinde? İzlediniz mi hiç bilmiyorum, ama tamamen saçma sapan, çocukça ve amacını hiçbir türlü yerine getiremeyen bir dizi. Yazık. Bir de dizi başlamadan önce "belki güzel olur, izleyelim bakalım" yanılgısına düşmüştüm.

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Armadietto Barcellona


Barça acayip takım. Üst düzey iki hücum takımını müthiş bir şekilde kilitlediler 3 maç üst üste. Tamamen istediklerini yaptılar ve yaptırmadılar. Helal olsun. Messi, Xavi, Iniesta, Pique ve Puyol başta olmak üzere hepsi çok sağlam oynadılar.

Ronaldo'nun ise 79. dakikada kaybettiklerini anlayınca çirkefleşmeye başlaması hoş değildi tabii. E o da haklı. Dünyanın en büyük finaline çıkmışsın, müthiş geçen sezonun en önemli maçı, karşında en büyük rakibin olarak gösterilen Messi var ve takımca hiçbir varlık gösteremeden kupayı elinizden kaçırıyorsunuz.

Haaa.. İlker Yasin mi?

- ''Alex Ferguson, Aberdeen ile sahaya çıktığında Guardiola daha 8 yaşındaydı sayın seyirciler.''
- "İşte Messi... 1,69 boy, müthiş bir gol.

* * *

Yalnız, bir allahın kulunun da şu Star TV'ye "ya arkadaş, ses görüntüden önce geliyor" dememesi, depresyon sebebimdir.

Hayattan Tiksindiren Şeyler #13


Kolbastı. Öehh yani. Baydı artık. Ulusal oyunumuz haline geldi resmen. Tamam çok makarası yapıldı, eğlenildi de fazla abartılmadı mı? Muhtemelen Karadenizliler'in hoşuna gidiyordur, kusura bakmasınlar ama öyle yani...

Luis Figo - Helen Svedin

Al Bundy

26 Mayıs 2009 Salı

Sinema, sinema...

Son zamanda, daha doğrusu blog aradayken izlediğim bazı filmleri yorumlayacam. İzlemeyenler en azından fikir sahibi olup izleyebilirler. Son zamanda herkesin usta birer film eleştirmeni tadında yaptığı eleştrilere de iyice fitil olmaya başladım. Bütün millet öyle bir film kültürüne sahip ki, hiçbir filmi beğenmiyorlar. Cast'ı beğenmezler, beğenseler senaryo yetersizdir, senaryo iyidir ama oyuncular kötüdür, çok iyi oyunculardır ama senaryo zayıftır.. Kesin bir eksiklik vardır. Ben o kadar master değilim valla, kusura bakmayın. Güzel olanı beğendim derim, beğenmediğimi de söylerim. Flimlerde spoiler yoktur, rahat olun. Türk filmlerinden başlıyorum...

Güneşin Oğlu (8 Puan)

Çok farklı bir yapısı var. Güzel film. En azından baştan sona kadar ilgi çekiyor fena halde. Türk Sineması standartlarında çok kaliteli yapım olmuş. Bazı yerlerde kafa karıştırsa da gayet sarıyor, gayet eğlenceli, keyifli ve gerçekten farklı bir yapım. İzlemeye kesinlikle değer.


Aşk Tutulması (7,5 Puan)

Aynen çok eğlenceli ve yine farklı bir film. Romantik-komedi denen türün Türk Sineması'na uyarlanmış biçimi. Galatasaraylılar muhtemelen birçok sahnesinden çok hazetmeyecektir ama filmin güzelliği hatrına tahammül edilebilir.


Issız Adam (9 puan)

Valla beğenmeyenler de çok, beğenenler de... Dediğim gibi ben o kadar derin düşünemiyorum arkadaşım. Bizim standartlarımızda olağanüstü film. Sonu da dağlıyor. Bayıldım.


Harold And Kumar 1 &2 (7,5 puan)

Aslında ikinci film de ilk film kadar güzel olsaydı çok daha yüksek puan verebilirdim. Harika derecede hareketli, eğlenceli ve komik bir film. Deuce Bigalow serilerini hatırlattı bana. Go To White Castle isimli ilk filmle birlikte iki arkadaşın White Castle adlı bir hamburgerciye gidiş maceralarını ve Escape From Guantanamo Bay ile de aynı maceranın devamını anlatıyorlar. Muhteşem. Söylenene göre üçüncüsü de geliyormuş.


One Last Thing (7,5 Puan)

Bunalım eşliğinde eğlenceli devam eden yine ilginç bir film. Kanserden ölmek üzere olan bir çocuğun son isteği biraz tuhaf olunca macerası da ilgi çekici oluyor. Yine kesinlikle izlendiğine pişman olunmayacak bir film olmuş.


Sliding Doors (9 Puan)

Muhtemelen tarihin en underrated (hakettiği değeri görememiş) filmlerinden biri. Anlatmak mümkün değil ama Closer'ı hafiften anımsatıyor. Aşk ve dram sevenler izlemeden ölmesin diyorum sadece. Muhteşem bir film daha...

Slumdog Millionaire (9 Puan)

Zaten yeterince övgüyü Oscar Töreni'nde aldı. Üzerine daha fazla edebiyat yapmak lüks olur. İzleyin, izlettirin demekten başka birşey yaraşmaz bana.

* * *

Eyvallah. Sizin de izlemeye değer filmleriniz varsa önerilere açığım...

25 Mayıs 2009 Pazartesi

Bir baba hindi...


Görüntüler LakersTR Buluşmaları'nın en sonu olan Ankara'dan. Saat takriben sabah 7 civarı. Maçı izlemek için toplanan yaklaşık 20 genç Lakerslı, takımlarının Denver'ı deplasmanda mağlup etmesi sonucu üzerlerine düşen taraftarlık görevlerini yapıyorlar. Ankara sokaklarında işine, okuluna giden insanlar da haliyle hiçbir şey anlamayan gözlerle bizimkileri inceliyorlar.

Amigo Bülent Bedri önderliğinde Lakers Türkiye'den Bir Baba Hindi...

24 Mayıs 2009 Pazar

Alemin kralı geliyooor... #2

Kral'ın Dönüşü - Ekim 2009

Evet, beklenen haber. PES 2010'un çıkış tarihi, birkaç görüntü ve yapılacak yenilikler belli olmuş. Geçen sene de aynı başlıkla haber vermiştim efsanenin gelişini.

Ve muhteşem bir oyundu. Resmen bir futbol simulasyonu gibi olduğunu, herşeyin zorlaştığını söylemiştim. Evet hala da fikrimin arkasındayım, PES 2009 şu ana kadar yapılmış en gerçekçi ve zorlu PES idi. Yalnız ben 4-5 ay geçtikten sonra oyunu tamamen çözmüştüm. Çalım atması ilk seferki kadar zor değildi ve süratli adamlar yine fark yaratıyordu. Ayrıca bir süre sonra en üst level'de herkese 4-5 atmaya başlamıştım. Öyle olunca da Roma, Athletico gibi çok üst düzey değil de biraz daha alt takımları alıp oynamaya başladım, bir süre sonra yine herkesi yendim vs...

Oha Messi, oha...

Şimdi ise gelen haberler 2010'ün daha da zorlaştığı yönünde. Yenilikler alt alta sıralanmış da, bakıyorum hakikaten tam da değinilmesi gereken noktalarla oynamışlar. Helal olsun. Mesela kaleciyle karşı karşıya kalındığında geçmek çok kolaydı, ona el atmışlar. Hakemler bazen ilginç kararlar veriyordu, daha dengeli hale getirmişler. Ve oyunun saha görüşü, oyunun gidişatına karar verişi, kısacası yapay zekayı da daha aktif hale getirmişler. Şöyle ki;

- Savunmalar artık daha zor geçilecek. Savunmaların yapacağı alan savunması ile oyununuz daha gerçekçi hale gelecek.
- Kaleciler daha zor geçilecek.
- Hakemler artık dengeli kararlar verecekler.

- Oyuncuların yüz ifadeleri çok ayrıntılı olacak, geliştirilmiş ışık ve hava koşulları oyuna görsel zenginlik katacak.

- ‘Al’ adlı uygulama ile defans ve orta saha oyuncuları artık bir bütün olacaklar.
- Penaltı atışlarında değişiklik olacak.
- Oyun daha gelişmiş bir yapay zekaya sahip olacak.

Ayrıca resimde de gördüğünüz gibi grafik olayını iyice abartmışlar. Görüldüğü üzere oyun iyice futbol simulasyonu olma yolunda ilerliyor ve bu benim ağzımdan akan suyun debisini gün geçtikçe yükseltiyor...

23 Mayıs 2009 Cumartesi

"There is probably no god!"


Oturup burada "din" tartışmak isteyip istemediğimden de emin değilim açıkçası. Ama ateistlerin düşündüklerini, olayların örgü biçimini ayrıntılarıyla okudum, okuyorum çok uzun zamandır. Genel sorular "inandığınız tanrıya niçin inanıyorsunuz? İnanmanızı sağlayan deliller var mı yoksa kör bir inanca mı sahipsiniz? Eğer inandığınız tanrının delilleri olduğunu düşünüyorsanız bu deliller nelerdir? Delil olması sizce önemli midir inanç için? Hiçbir delile dayanmayan kör bir inanca sahip olmak sizce akılcı bir davranış mıdır?" şeklinde oluşuyor.

Son zamanda dünya üzerinde ateistliğin yaygınlaşması dikkat çeken bir unsur. Tanrı/Allah diye birşeyin olmadığını savunanların sayısı gün geçtikçe artıyor. Tabi ayrıntıları okuyunca insanın aklı karışıyor. Toplumda süperzeki olarak kabul görülen, dünya düşünce ve maddiyatına sayısız katkıları olan bilim insanları ve felsefecilerin çoğunun tanrıya inanmadığını biliyoruz. Ve yapılan resmi araştırmalara göre de, IQ oranının arttığı yerlerde ateistlik oranı artıyormuş. Bu da kısaca "zeki insanlar tanrıya inanmıyor" şeklinde yorumlanabilir. Özellikle İngiltere'de son yıllarda yüzde yüzün üzerinde bir katlanma yaşanmış ateist sayısında.

Bunu inançlı olanlar genelde "Kıyamet yaklaşıyor, Kur'an'da da dediği gibi; kıyamete doğru inançsızlık baş gösterecek, dünya içinden çıkılmaz bir kaosa sürüklenecek" şeklinde yorumluyorlar. Zira inançlılar arasında genel düşünce, ateizm denen şeyin "Tanrı'nın var olmadığına inanmak" değil de, "Tanrı'nın var olduğuna inanmamak" şeklinde olduğunu düşünüyorlar. Ateistler ise Allah denen bilinmeyen şeye inanmanın komedi olduğunu düşünüyorlar. Kısacası iki taraf da kendi düşüncesini savunurken, karşı tarafa pek saygı duymuyor. Bunun yerine inançlarının başarısız olduklarını kendilerince, değişik söylemlerle belirtmeye çalışıyorlar.

Bu konuyu niye bir yere bağlayamadım? Çünkü bağlamak istemedim. Amacım buraya özel bir konuşma yaratmak. Eğer varsa herhangi bir düşüncesi olan, paylaşsın yorumlarda. Gerçi çoğuna göre ince, tehlikeli bir konu ve düşüncelerini paylaşmaktan korkuyor insanlar genelde. Öyle olmayacağını umuyorum.

Not: Başlıktaki cümle kendi düşüncem değildir. Bir ara sansasyon yaratan bir olaydan cümledir. Ateistlerin Londra'da bir otobüse verdikleri reklamda yazıyordu bu cümle kocaman ve zamanında çok konuşulmuştu, hatırlayan olacaktır. Hatta daha sonra aynen İspanyolca'ya çevrilip bir de Madrid'teki otobüslerde yer bulmuştu kendine. Ben de bunun üzerine bir Ekşisözlük klasiği olan şu reklamı koyup, sözü size bırakırım.

22 Mayıs 2009 Cuma

Galatasaray'ın Vahameti


Biraz futbola dönelim... Öncelikle Luce Baba'nın takımına UEFA Kupası hayırlı olsun. İnsan Galatasaraylı olarak kötü oluyor tabii. Neden? İki şey var.. Sen Werder Bremen denen takımı deplasmanda dize getirmişsin, heriflerden daha iyi oynayarak yenmişsin. Belki o dönemde 10 kere yapsan 9'unda yeneceksin. Ama şimdi bakıyorsun, adamları parçaladığın platformda adamlar finalde. Neredeyse de şampiyon oluyorlardı, ufak farkların belirlediği bir maçta kaybettiler. Yine seni eleyerek çıkan Hamburg'u iki maçta da dize getirmişsin. Heriflere 20 dakikada turu hediye etmişsin. Bu birincisiydi.

İkincisi; Luce'yi beğenmedin, korkak deyip gönderdin, adam önce gitti Beşiktaş'a tarihinin sezonunu geçirtti, ardından Avrupa'da harikalar yarattı, takımını Şampiyonlar Ligi müdavimi yaptı, sonra da UEFA Şampiyonu oldu. Gerets denen adamı "birşeyden anlamıyor" deyip gönderdin, adam Marsilya ile altın sezonunu yaşıyor. Ayrıca bir Ribery faciası var, ki Türk futbol tarihinin en vahim ve acıklı olaylarından biridir. Şu sıralar United'ların, Chelsea'lerin, Real'lerin peşinde olduğu, eski Rolls Royce'lar misali fiyat biçilemeyen herifin üç kuruşluk cep harçlığını yatıramıyorsun ve tarihi belki de elinden kaçırıyorsun. Ha "onlar kesin tutulmalıydı, öküz yönetim, bak adamlar süpermiş" edebiyatı ucuz kaçar böyle ortamda, ama en başta dediğim gibi insan üzülüyor. Nasıl üzülmesin? Hele onlardan sonra gelenleri görünce...

Galatasaray bu sezon Hamburg maçında bitti. Tükendiği an 3. golü yediği andır. O golle ligi de kaybetti. Bülent Korkmaz bitirdi belki de, 2-0 olan maçta yaptığı tercihlerle... Ha Bülent Hoca'ya o maç için özel olarak aslında laf söylenmeyebilir. Neden? Sen bir şekilde 2-0' ı bulmuşsun, hala tek kale oynuyorsun ve rakipten bariz daha iyisin. Yani maçı o noktaya, o oyuncular getirdiyse, aynı oyuncular 3 gol üst üste yemeyecek. Ama Bülent'in çok yetersiz bir adam olduğu da başka bir gerçek. Yürekli bir adam, Cimbom için her zaman en iyisini istediğinden eminim, iyi niyetinden de hiç şüphem yok, ama yok bunlar yetersiz. Herşeyden önce teknik adam beyni olacak adamda. Süper bir futbolcu olmak da yetmez bunun için, sahada olan biteni okuyabilmek gerek. Ve Bülent Hoca, o atmosferde benim gördüğümü göremiyor. Kesinlikle sahada olan bitenden haberi yok. Bu tartışma daha genişletilebilir ama kısacası, sahada çok net, bariz olan durumdan bile haberi yok ve değişiklik konusunda rezalet ötesi. Ha, belki ilerde iyi bir hoca olacak, hatta 10 sene sonra belki hepsini telafi edip Türk Milli Takımı'nın başına geçecek, tarihi başarılar getirecek, kim bilir.. Bilemeyiz. Ama Galatasaray takımı bunun için uygun ortam değil. Fenerbahçe, Beşiktaş, Sivas, Trabzon gibi kulüplerin bu kadar aç olduğu ve Avrupa başarısına hasret olunan bir ortamda Korkmaz kendini burada geliştirecek diye bekleyemez bu kulüp. Hatalarını kaldıramaz. Kısacası uygun bir şekilde gönderilmeli. --Keşke hep "Büyük Kaptan" olarak kalsaydı. Çıkık omuzla UEFA Kupası'nı kaldıran, Süper Kupa'yı alan, Diyarbakır maçında orta sahanın gerisinden önde olan kaleciyi avlayan, yıllar yılı Popescu'yla, Frank De Boer'la ve niceleriyle göbekte dağ gibi duran Büyük Kaptan...


Diğer bir vehamet ise, seneye elde kalacak kadro durumunun soru işaretini koruması. Tarihin en iyi GS kadrosu kurulup, yaşanan başarısızlık üstüne başarısızlık... Üstelik ucuna bile getiremeden, tüm kulvarlara erkenden çakılan veda... Bu da neyi doğurur? Oyuncularda mutsuzluk...

Arda'nın mutsuz olduğu kesin, Topal gitmek istiyor, Servet'in de pek durmak istediğini sanmıyorum, Barış da Almanya'da oynamak istediğini söylemişti. Volkan yetersiz adam, sol kanat tek başına Balta'ya kalıyor, genç oyuncuların akıbeti belirsiz. Sabri, Ümit, Hasan üçlüsü mümkünse Florya'ya bir daha uğramaları yasak şekilde gönderilsinler. Bunlar Türk'lerin durumuydu sadece.

Yabancılara gelince.. Öncelikle mümkünse Kewell ve Baros dışında herkese kapı gösterilsin. Santcis'in kontratı olsaydı bir sene daha denenebilir derdim, ortalamanın üzerinde bir kaleci bence ama o da kiralık, ne yapılır bilmiyorum. Lincoln bir dakika tutulmamalı, Linderoth zaten gidecektir. Ama soru işareti, Baros mesela kalmak isteyecek mi? Şahsen ben onun yerinde olsam "kendimi bulmuşum, 25 golü çakmışım, ne işim var Şampiyonlar Ligi'ne bile gidemeyen GS'da?" diye düşünürdüm aynen. Ki muhtemelen gidilemeyecek ŞL'ye. Kewell için de tamamen aynı şeyler geçerli ama o "kalmak istiyorum" gibi birşeyler söylemiş, bilemiyoruz. Bakalım bu iki koca adam için, sadece UEFA'da mücadele etmek, kendilerini bulmalarını sağlayan kulübe vefa örneği göstermek için yetecek mi?

Yönetime gelmek hiç istemiyorum aslında. Ne olursa olsun, yönetim hakkın konuşmayı pek sevmiyorum. Hem arkaplan adamları oldukları için haklarında %100 bilgiye hiçbir zaman sahip olmamız mümkün değil, hem de sahada sergilenenden sonra insanın o arkaplana geçesi gelmiyor pek. Malesef başarısız bir yönetim örneği sergilediler sene boyunca. Oyunculara gereken tutumu gösteremediler, tutarsız kararlar verdiler, Lincoln denen herifçioğluna saçma sapan toleranslar gösterdiler vs... Onları kurtaracak şey, Aslantepe olabilir mi? Olabilir. En azından elleri rahatlayabilir ama bu da uzun vadeli bir plan hala. Ve işin içinde "sponsor, Galatasaray yönetimi, planlanmış iş" üçlüsü olunca içim hiç rahat değil, her an bir bokluk çıkacak ve stad tamamlanamayacakmış gibi geliyor. Bir başka kocaman soru işareti; büyük maçlar dışında Sami Yen'i bile doğru düzgün doldurmayan Galatasaray taraftarı bu iki katı büyüklüğündeki stadı nasıl dolduracak?

Ve size bir bonus soru daha; Seneye muhtemelen UEFA'da mücadele edecek Cimbom. Acaba yine "2000 ruhu geri geldi" cümlesini her fırsatta dile getirecekler mi? Son 2 sezonki fiyaskoya rağmen bu yapılacak mı?

Hadi eyvallah.

UEFA Cup Final 2009

21 Mayıs 2009 Perşembe

Season Finale!

Daha önce sanırım dile getirmiştim birkaç kez. Çok fazla dizi izleyen bir adam değilimdir. Hatta LOST'a geçen yaz başlayıp, 2 ayda 4 sezon seyrederek müdavimi oldum. Bu sezon da 5. sezonunu güncel olarak izledik işte. Her neyse. Bu yazıda izlediğim 3-4 tane dizinin gidişatıyla ilgili konuşmak istiyorum. Yazıda hayvani spoiler'lar kullanmamaya çalışacağım ama yine de ilgili diziyi son bölüme kadar izlememiş olanlar okumasın derim ben.

***SPOILER***
Lost, Two and A Half Men, Big Bang Theory, Prison Break

***SPOILER***


LOST

Muhteşem bir finalle bitirdi ve yine bizi 8 aylık hayvani bir bekleyişe koydu. 3. sezon finalinden beri hiç bu kadar zevkli bir bölüm izlememiştim açıkçası. O kadar çok şey oldu ki, yazmaya kalksan bölümü, sayfalar tutar. Tabii direkt 6. sezonda çözülecek düğüm yine. Yani bir sürü soruya cevap verirken, yine 2 kat fazla soru bırakıp gitti. En basitinden "Bomba mı patladı, enerji mi açığa çıktı? Ada yok oldu mu, herkes öldü mü?.." şeklinde başlatılabilecek sorular silsilesiyle daha merak edilen en az 30 tane soru yer bulabilir bu sayfalarda. Artık olayları izleyerek, geliştikçe öğreneceğiz. Yalnız muhtemelen 6. sezonun ilk birkaç bölümü Jacob üzerine olacak. Tam olarak olayını anlayamadık nitekim kendisinin. O en baştaki sakallı adam kimdi? Locke nasıl yeni bir bedende can buldu? Falan.. Hepsi Jacob'un marifeti muhtemelen ve bu boşlukları dolduracaklar bence önce. Daha sonra da bizimkilere ne olduğuna geçecekler. Tabii bu Lost, bu kadar kolay tahmin edilebilir birşey olsaydı şu an izlemiyor olurdum muhtemelen. Yani sıçma ihtimalim çok yüksek.

Yalnız bu kadar inanılmaz senaryoları düşünen ve muhteşem şekilde işleyen Damon Lindelof, J. J. Abrams ve Jeffrey Lieber üçlüsü inanılmaz bir şaheser çıkarmışlar ortaya. Hakikaten dahisiniz babalar!

Bu arada 4. sezonda gelip, bu sezonun başlarında ölen Charlotte... O nasıl bir göz-saç renk kombinasyonudur yahu. Hastasıyım.

Two and A Half Men

Çok takdir edilesi bir dizi hakikaten. 2 kişi ekseninde dönen birbirinden bağımsız yüzlerce kahkaha dolu bölüm. Gerçekten inanılmaz. Yine yaratıcıların, yani Chuck Lorre ve Lee Aronsohn'un elinden öpülesi bir eser. 6 yıldır, dile kolay tam 6 yıldır her bölüm aynı standartta... Helal olsun. Zaten bunda spoiler verecek bir durum yok. Bir 6 sezon daha sürse bıkmadan izlerim. Bu arada Alan'ın hastasıyım, böyle bir oyunculuk olamaz.

Ayrıca Jake'de de o potansiyeli görüyorum ama nedense beklediğimden çok daha az kullanıyorlar o çocuğu. Nitekim Jake eksenli olan her bölüm muhteşem. Bir flashback yapalım hatta; izleyenler hatırlar, hani şu Jake'in evde tangalı hatunun rafa uzanışını görüp, hatunun poposunu ve poposundaki dövmeyi okuldaki "sizi anlatan kare" konulu resim dersine yansıttığı hikaye. En çok güldüğüm bölümlerden biriydi. Charlie'nin sondaki "oh, it's on the right" deyişi efsanedir.

Bu arada en son yayınlanan 24. bölümden bir replik (henüz sezon bitmedi):

(Alan, kafede Charlie'nin eski nişanlısı Mia'yı görür ve akşam TV izlerken..)
Alan: Charlie! You'll never guess who I ran into.
Jake: Kobe Bryant?

Big Bang Theory

Big Bang Theory'nin yapımcılarından biri aynı zamanda 2.5 Men'in de yapımcısı bu arada. Chuch Lorre. Dizi süper başlayıp biraz zayıfladı ve 2. sezonun sonuna doğru yine atağa kalktı. Özellikle 2. sezona tutuk başladılar ama sonlara doğru yine koptular. Finali de çok ilginç yaptılar. Bitimi 1. sezonun sonuna benzedi baya ama bu kez durum farklı. O zaman Penny, Leonard'dan hoşlandığı için değil onların tabiriyle "take a shot" yapmak için, öylesine bir denemek için çıkmaya karar vermişti, bu kez ise hakikaten hoşlanmaya başladı ve duygularını dışa vuramadı. Leonard da vurmasını bekledi ama sonra umudunu yitirip gitti. Bakalım nasıl bir 3. sezon bekliyormuş bizi.

Bunun dışında Sheldon'ın efsane performansı sürerken, adamım Howard Wolowitz yine dumurlardan dumurlara sürüklemeye devam ediyor. Ayrıca Rajesh'in alkol-kadın bağıntısını da çok yerinde kullanıp, süper ortamlar yapmaya başladılar. Haydi bakalım.

How I Met Your Mother

Valla zaman kısıtlığından buna yeni başlayabildim. 2. sezonun sonuna kadar izledim. Müthiş hakikaten. Ki izleyenlerin çoğu sezonlar ilerledikçe coştuğunu söylüyor, hayırlısı... Barney Stinson yeni idolümdür. İlgili makamlara duyurulur. Suit Up!

Weeds

Çok absürd bir dizi. Hayatını ot satarak idame ettiren bir ev hanımının maceralarını anlatıyor, ki cidden çok absürd ve eğlenceli bir tarzda anlatıyor. O da 4 sezon olmuş maşallah, ben henüz yeni başladım. 10-12 bölüm bitirdim, umarım temposunu kaybetmiyordur ilerki sezonlarda...

* * *

Valla hala Dexter, Heroes, 24, Prison Break gibi dizilere başlayamadığım için kendimden çok utansam da yapacak birşey yok. Zaten Prison gözümden düştü. 4. sezonun sonunda Scofield'ın öldüğünü öğrendim kazara. Zaten başlamamın da bir anlamı kalmadı. Dizinin esas adamının 4. sezonda öleceğini bile bile izlemek.. Zor. Ama özellikle Dexter'a başlamayı düşünüyorum en kısa zamanda. Yazın yani.

***SPOILER***
Lost, Two and A Half Men, Big Bang Theory, Prison Break
***SPOILER***

Hayley Williams


Efendim kendisi Paramore denen bir müzik grubundanmış. Böyle tatlılık olamazdır. Tasmalı yanında dolaşılasıdır. Kendisini ilk keşfeden olduğumu sanıp bir ana götü tavan yaptırmıştım ama neyse ki inmesi pek uzun zaman almadı. Nitekim kendisi adına açılmış bir Türkçe Fan Club bile varmış. E yuh!

Contra


Direkt aç oyna usta, yorma kendini. Emulator falan uğraşma, bilgisayar oyunuymuş gibi... Ohh miss.

http://rapidshare.com/files/220623752/Contra.rar

20 Mayıs 2009 Çarşamba

FedExpress is back!


Olay 2 gün önce oldu ama blogu anca toparlayabiliyoruz işte, affediniz. Federer, uğursuzluğa son vererek Nadal'ı sonunda finalde yendi ve Madrid Masters'ı kazandı. Nadal, Federer'e çok ters gelen, genç, fazla dinamik ve rakibin açıklarını çok iyi kollayabilen bir adam olduğundan Federer onun enerjisine karşılık veremiyordu. Peki bu kez nasıl oldu, hem de kendi evindeki Nadal'ı, hem de toprak kortta, hem de 2-0 nasıl yendi bilemiyorum, izleyemedim, izlemedim. Nitekim bana bu sporu sevdiren Federer üst üste Nadal'a birkaç kez yenilince soğumuştum. Sanırım tekrar dönme vakti gelmiş. Maçın tamamını da indireyim. Neyse, buyrun maçtan resimler...

19 Mayıs 2009 Salı

Etme!


Efsane. Böyle bir şiir, bu kadar güzel tonda, bu kadar güzel okunabilir. Yılmaz Erdoğan ve BKM Mutfak'ın hazırladığı "Mevlana Celaleddin-i Rumi: Etnosenfonik Buluşma" isimli gösteriden bir kesit. Orkestrada Hüsnü Şenlendirici falan da var. Tabii şiir Mevlana'ya ait. Ama öyle dini ağırlıklı falan değil, nitekim dini şiirlerden çok hazetmem. Bu bambaşka birşey.

Aşıklarla başa çıkacak gücün yoksa eğer, aşka öyleyse ne diye hayret ediyorsun? Etme!

"Konferans Finalleri" diyelim...

Los Angeles Lakers - Denver Nuggets

Lakers takımının psikolojisiyle, taraftarın psikolojisi aynı. Yani çok rahat görünen durumlarda, komple rahat, sıkıntılı maçları ise hep kazandılar. Ve bu "hep" farazi bir hep değil, gerçekten hep kazandılar.

Houston serisinde, seri boyunca rahatlık vardı. Seri öncesinde tartışmalar, seriyi 4 maçta mı 5 maçta mı bitirecekleri yönündeydi. İlk maç kaybedildi, 1 haftalık aradandır dedik. 2 maç üst üste kazandılar, bu Houston'ın Lakers'a rakip olamayacağını anladık. Bir de Yao sakatlanınca bizimkiler Çemişkezek'le maça çıkar havasında çıktı 4. maça ve kötü bi mağlubiyet alındı. Silkelendi ve tarihi bi fark attı 40 sayı ile Lakers. Yine "çıkarmadan 5" nidaları dönünce ortalıkta, bi kötü mağlubiyet daha aldılar. E iş son eleme maçına kalınca, yine yanlarına bile yaklaştırmadan paramparça ettiler.

Denver serisi ise tam tersi başlıyor. Herkes Denver'ın tehlikesinin farkında, ne kadar iyi oynadıklarını biliyoruz ve hatta birçok kişi Denver'ın seriyi alacağını düşünüyor. Şu an son Houston maçının gazıyla güven gelmiş olsa da herkes genel olarak "aman dikkat, aman Billiups, aman Nene, aman fast break" modunda. Bence işte tam bu yüzden, bu seri daha kısa sürecek. Çünkü bizimkiler her maça ciddi ve sadece kazanmak için çıkacak.

Ve Denver'ın da gerçekten çok yönlü ve aç hücum yönüne rağmen overrated olduğunu düşünüyorum, şu playoff itibariyle. Oynadıkları iki takım da hiç ama gerçekten hiç savunma yapamayan takımlardı. Ve bu kadar atletik, hızlı, dinamik bir takım olunca da bunun avantajını rahatça kullandılar. Ama bu kez karşılarında daha farklı, çok iyi istikrarı olmasa da gerektiğinde çok iyi savunma yapabilen bir takım olacak.

Bu arada K-Mart da ilk fitili ateşlemiş: "We're going to win both games ... Not just going to split. ... Ain't no stealing nothing. We're going to play to win. No matter if they have days off or not, we're going win."

Tahminim: 4-2 Lakers

Cleveland Cavaliers - Orlando Magic

Eğer zevkli bir seri isteniyorsa, bence Orlando'nun çıkması iyi oldu Cleveland karşısına. Boston'a göre çok daha yüksek eleme şansları. En azından bariz üstün oldukları bir mevki var. Dwight Canavarı'nı ne o boyla Varejao, ne de o ağırlığıyla Z yavaşlatabilir. Diğer bölgelerden yeterli yardımı alırsa Orlando, ben sürpriz yapacaklarını hissediyorum.

Eğer Boston çıksaydı, 4-1 Cleveland derdim, çok net. Hatta 4-0 da kimseyi şaşırmayacaktı eminim. Ama Orlando'yu daha şanslı görüyorum. Cleveland alsa da çok kolay olmayacaktır.

Tahminim: 4-2 Orlando

18 Mayıs 2009 Pazartesi

Fotoğraf: Metin Demiralay

"No more red jersey!"

Los Angeles Lakers 89 - 70 Houston Rockets
(Conf. Semi, Game 7, nihayet)